1/12/2009 - SaMsuN GüzeL memLeket'mmM

Kategori: samsun-55


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



30/11/2009 - Şeytana papucunu ters giydirdik..

(:

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



30/11/2009 - Paşam,Sana selam olsun!

Kategori: Haberler-

yoRumsuz maÇ

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



30/11/2009 - ...Vee fenere kapak! [Lütfen Şikayet Etmeyin!]

...:P

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



30/11/2009 - Big big girl emiLie (:

ne dinlendirdik bu şarkıyı yaw

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



30/11/2009 - Haberin var mı yarr yarr...(:

güzeL şarkı (:

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



12/10/2009 - Seni sevmek ayrı güzel, çöpçülerin türkülerinde

Yıllardır sayıyor , zabıt tutuyor adımlarımızı kaldırımlar. Hızlı hızlı yaşanmayı hakeden bir hayatı, aheste acılarla yaşamayı öğrendik. Her adımda, bir hüzün boyu yol alamamak, hep kahır defterine adını yazdırmak, gösterememk 32 dişini birden.


Cam kırıkları üstünde yürürken hintli, adını bile bilmediğimiz insanlar, vay be helal olsun diyorduk, adamın çektiği acıya. Bir yol boyunca ,en az  2 metre boyu,enine camlar karar veriyor. 2 metrekare içine ne acılar sığıyor da, yürüyor adam. Yürüyüş sonunda belki unutturuyor aldığı para, tüm acılarını. Veya o para için çekiyor bu acıları. Gülmek için acı çekmeyi göze alan bir adam. Her cam kırığının acısını hissedip yürüyen,yürüdükçe kanamayan, kanamadıkça para kazanan.

Bir noktada buluşuyoruz bu adamla. Yaşadığı ve yaşamaya çalıştığı hayatın "gülmek için acı çekmek" kısmıyla. Bir sevda pelerini kuşanıp çıkmışız yola, ne ölümsüzlük ne de ölüm. İkisinide vermiyor aslında, fakat bir güveni var kendine has. Yıllar boyu , acı çekmeyi arabesk olarak nitelendirenlere karşı koymanın acısı bir yanda, içinde kanayan yaranın acısını çekmek bir yanda. Tüm alacak vereceklerden sıyrılmış, tüm borçlarını kapatmıştık oysa, ta ki haciz edene kadar acılar gönlümüzü. Gülmeyi, belkide ne çok seviyorduk, değeri çok pahalı, hazzını hiçbir döviz cinsinden katrilyonlarla alınmayan.Gülmek istiyorduk, acıkan karnından dolayı avaz avaz ağlayan, annesinin memesine hasret, mis gibi bebek kokan,günahsız bebekler gibi. Gülmenin bedelini, hep acıyan kanayan yüreklerimizle ödedik. Hemde taksit taksit. Peşin fiyatına yüzde bindokuzyüzüç faizle acı çekerek gülüyorduk, vade süresi belki 8 yıl belki 6 yıl belki 15 yıl. Her defasında namusumuzla, yürek terimizle çektiğimiz acılarla, ödüyorduk hep taksitleri. Bitmek bilmeyen tükenmez kalemlerle yazılmış, tükenmeyen senetlerle dolu hala zulalar. "Eacı heyattır yahu gurban" derken İbrahim Tatlıses biz isottan beter acılar çekiyorduk her seferinde. Ulan ne uğruna; bir gün şöyle ağız dolusu gülelim diye, güle güle uğurlayıp, otobüse bindirmeden gururla güle güle diye gönderelim diye, Türkiyenin dört bir yanından uçup gelen Kartalları.

Güldük ya hemde nasıl güldük. Doya doya, bağıra bağıra güldük. Kartal denizlide vurdukça her Beşiktaşlının çığlığıda gökyüzüne vuruyordu. Elde meşalesi olanlar, birer birer patlayıyordu , ateşiyle yakıyordu acı senetlerini teker teker. Ağlayanlar vardı, delirenler, soyunanlar, ne yapacağını bile bilmeyenler. Yüzüncü yıldakini hatırlamayıp, şimdikine doğan yavrular. Süt dişleri dökülmüş ,hafif gedikli ağızları, fakat gözlerinde şimşek gibi parlaktı sevinçleri. Tüm akrabalar, tüm yarenler hepsi, hepsi gülüyordu o gün. Acı vardiyasının son günüydü o gün. Mucizelere inanırdım hep, bir daha inandım o gün. Etraf ana, baba, amca, dayı, hala, çoluk çocuk günü Beşiktaş'ta. Arabaların geçmesi ne mümkün , doğal afet yaratmış Beşiktaşlılar, sel başmış Barbaros bulvarından aşağıya . Acı senetlerini yaktıranları karşılamaya, havaalanına gitmeyi kafaya koyduk. Fakat ne mümkün, imkan yok hatta. Umut kırıldı, yok gidemeyiz dedik. Geldi mucizenin ta kendisi yolumuza çıktı. Bir minibüs içinde Beşiktaş bayrakları, ailecek kutlamalardalar. Nine var 85 yaşında, başında Beşiktaş kukuletası. Oğul var direksiyonda, içi içine sığmaz. Amca var. Gelinler var. Torunlar var yine dişleri gedikli. Götürdüler bizi havaalanına. En tatlı bekleyişini yaşadık ömrümüzün.Havaalanında o sıcacık nefesle, termometreler patlamıştır sanırım. Buharlaşmayı göze alırcasına bir sevinç çığlığı. Kimi görsem elinde meşale, kimi görsem elinde bayrak. Atatürk Havalimanında bir darbe günüydü adeta . İstense her bir köşesini zapt edecek kadar kalabalık, bir taraftar ordusu. Güldük hele ne güldük doya doya. Gece 3 olmuş . 3 saatir bizi bekliyor minibüste aynı aile. Gösteremedik bir türlü takım otobüsünü, tek üzüldüğüm oydu o gün. Binlerce kez dua ettim o aileye, burdanda bir teşekkür daha ediyorum.Aman Allahım ne sevinçler,ne şampiyonluk kutlamaları, ne bayraklar, flamalar. Açlık ordusu gibiydik, aç kalmışız gülmelere. Oruç tutmuş bir bünyenin çorbaya ekmekle saldırdığı gibi saldırıyorduk, hasret orucunu bozuyorduk bir nevi. Keyfimiz çok tıkırdı çok. Her köşede bayraklar görmek, acının borcunu kuruşu kuruşuna ödemek. Çok güzeldi hem seni sevmek, hem senle üzülmek.

Her gece saat 2 de çöp arabası gelir. Takır tukur, çöp tenekelerine vura vura alırlar çöpü. Ne çöp alışları değişir, ne dilindeki türküsü. Her daim aynı makamdan giriyor o şapkalı amca. "Çekerim turnam sineye derdi sineye, bu yıl bize gülmek haram belki seneye" O türküyü duymaya üşenmeden çıkarım hep balkona. Hayatın tadı tuzudur çöp arabaları. İnsanlar kirletir, insanlar tüketir onlar hepsini toplar. Geceden dağıttığın sokak sabaha tertemizdir. Ayrı bir güzelliktir, güzel bir dünya için. Ama ayrı bir güzel o adamın sesi, ayrı bir umut kaynağı. Her gece "belki seneye" diyen bir ses. Hediye viski gelir  bana arada, sağolsun sevenler, akrabalar zulamı boş tutmaz hiç. Ağırdır viski içmenin bedeli.Tertemiz bir vücut, güzel giysile,r güzel bir parfümle, vücudunda rüzgarın dansını hisseden tadını alır bu meretin,kafa yapar rahatlar. Hayatın terine bulanmış,duyguları içinde kokmaya yüz tutmuş ve çürümüş umutlara 10 galon viski içsen kafa yapmaz,verdiğin o kadar parayı düşünürsün ,baş ağrısı yapar.viski bizi bozar, zengin, dertsiz adam içkisidir. Fakat ayrı bir gider, her gece bu adamın türküsüyle. Viskiyle ilgili tüm düşüncelerimi yıkar iki üç cümle önce sıraladığım.Şampiyonluk gecesi eve döndüğümde sabah ezanı çoktan okunmuş,çoktan sokak mis gibi olmuş, çoktan türkü söylenmiş bile.Böyle tatlı bir uyku uyumadım 6 yıldır. Ne de güzel rüyalarda vardı oysa, daha önce hiç görmediğim.Gece saat ikiyi vurdu yine , yine çöktüm balkondaki sandalyeye elde hediye viski,yüzde büyük usta Kemal Sunal gülüşüyle. Bir ses ki öyle böyle değil.Takkıdı takkıdı taktak gümbürdeterek geliyor bizim amca tenekeleri.İnletiyor sokağı , deli gibi bir ürperti var sokakta.Quentin Tarantino'nun Deathproof filminde, Kurt Russelin ayağını gıdıkladığı kız kadar ürkek bütün cadde. Bugün türkü değişmiş, bugün neşe yerinde, kalkmış omuzlarından bir yük, kalkmış bedenine acıların indirdiği o perde. Öncekinden de güzel bir şarkı var bu sefer dilinde. Hatta en güzel.Kendine özel şivesiyle inletiyor sokağı. "Şampoyon Beşşikdaşım ne istersen istee benden, istersen donatayın dört bir yangı bayranklarlaa"  Yemin ederim o dakika kendimi atasım geldi balkondan aşağıya. O günden hatıra yazmışım defterime üç beş cümle."bir damlanın bu kadar etkili olabilecegini nerden bilebilirdimki o gece. o kıytırık deniz manzaralı balkonunumdakı sandalyede, yine sıradan bir melankoli aksamını yaşadığımı sanıyordum. En vurucu şarkıya dikilmisti kulaklarım .Hafıften yudumlarken viskisimi, içine buz koymadıgımı farkettım.iskoç sevmem genelde amerikan takılırdım. Hatta bir keresinde coni volkırı odamda yürüttüm, fakat şahidim yok.her aksam yasadıgım melankolının ıcıne bugun bır damla kan dusmustu, tam agzıma gotururken bardagı.önce duraksadım sonra ılk aklıma gelenı yaptım ve sag elımle burnunu yokladım. Elıme dusen bır kac kuru sumuk kırıntısını hızlıca şortumun kenarına sildikten sonra, aklıma düşen kurdu çıkarmaya karar verdım,hızlı ve şaşkın adımlarla banyonun yolunu tuttum.aynaya baktıgımda benzimin solmus, göz damarlarımın ıyıce belırgınlestıgının farkına vardım. Fazlamı gelmişti acaba bu sevinçleri görmek, her gün "belki seneye" lafını duyduğum  sesten "şampoyon Beşşiktaşım" kelimesini duymak. Ya tansiyon hastası oluyorum, ya da viski sevinçle gitmiyor."

 

O gün bir kez daha anladım. Umudun güzelliğini, Beşiktaşlı olmanın özelliğini ve tanrının sevdiği kulu olduğumuzu. Sevmediği adamın kalbine niye koysun bu güzel sevdayı. Koyduğu sevdanın bedelinide ödetmeyi biliyor ama. Hintli cam üstünde yürüyen adam gibi, "gülmek için acı çekmemiz gerek" Kanayan yüreklerin , pansumanı ne zordur, yazmıyorum bile geri kalan diğer ufak tefek yaraları. Çok mutlu olduk, çok gurur duyduk bu sene. Daha ne olabilirdiki kendi adıma, Beşiktaş şampiyon,Ömür Hıncal doktor oldu. Geri kalanları Makbule Tokmak öpsün.

 

Serencebeyde, Osman Paşa nın konağının bahçesinde çakılan kibritin kokusunu ve yaktığı ateşi tribünlerde ejderhalar gibi gırtlaktan harlamak olsa gerek, tarihin sayfalarında dans etmek.2.Abdulhamite kafa atıp hınzır çocuklar gibi kaçarken, Şeyhzade Abdulhalimin desteğini alanlarımı,z dinazorlarımızın bedeni toprak olsada, nesli hala bu çarpan yüreklerde sürmektedir.İlk görüşte vurulduğumuz o iki renge vurulmamızın yegane sebebidir, siyah beyaz fotoğraflarda gördüğümüz dedelerimizin yüzlerindeki efendilik, gözlerindeki inanç.Seni sevmek seni görmekle başladı gazete küpürlerinde.Bir onu yeniyordun bir bunu yeniyordun.Ara sıra kudurup gol rekorlarını egale ediyordun. Öyle güzel görünüyordun ki gazeteden seni sevmek gazete küpürlerinde başladı.Yıllar geçti ben büyüdüm,sen hala aynı çocukluğumda ki gibiydin.Fakat bu sefer hüzünlerine daldım o kara sevdanın. Senin için pankartlar hazırlar, beste yapar oldum.Her ağzımı açışımda, senin uğruna geldik bu şerefsiz dünyaya diyesim geliyordu ve hatta tüm bestelerin başlangıç sözü bu olmalıydı bana göre.

 

son kısmı bu yazının, o güzel insan, o güzel abime, o zeka ve strateji uzmanı Alen Markaryan'a, bir büyük usta Ahmed Arif'in kaleminden :

 

Gün ola, devran döne, umut yetişe,
Dağlarının, dağlarının ardında,
Değil öyle yoksulluklar, hasretler,
Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır,
Bir tek zeytin dalı
bile yalnız...

Ömür HıncaL

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



11/10/2009 - Jack'e aiT xP

Kategori: ben-hediyelerim







Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



10/10/2009 - Kene Gibi Yapış Umutlara

Tertemiz bir sayfa. Tertemiz bir umut zulası. Ve tertemiz bir tarihle çıktık tekrardan yola. 31 mayıs 2009 akşamının tadı hala ağzımızda, açlığıda hala başımızı ağrıtmakta.

Başaran bir kişiden istenenler, başardığına pişman eden cinstendir hep. Çocuğu olur insanın, ilkokulda başlarlar yarış atı gibi yetiştirmeye. Yok dersaneler yok sbsler yok okul birincilikleri. Resmiyette 18 yaşında reşit gözükür çocukları, fakat reşit olduğu tek konu soru çözümleri, kısa hafıza teknikleri, sınavlar sınavlar. Hayata dair gerçek reşitliğe tek yaklaştıkları nokta, dört yanlışın bir doğruyu götürmesidir. Onun haricinde geri kalanların tamamı anne babaların "ben senin geleceğini düşünüyorum yavrum" maskesi adı altına saklanmış, yarış atı seyisi kıvamında çalışmalarıdır. Bir çocuk düşünün; daha doğmadan sınava tabi tutulan. Oğlan mı olacak yoksa kızmı ? Diş bulgurunda bile sınava tabi tutulur o çocuk. Kalemimi seçecek kitabımı yoksa annesinin gönlünden geçen, steteskopumu. Bunu hiç bir anne baba çocuk yapmaya yeltendiklerinde düşünmemiştir  bile. Akıllarındaki tek şey; aşk ile evlendiği kişiyle beraber sevgilerini doğurabilmektir aslında. Hiçbir anne baba; benim oğlum doktor olsun diye sevişmez aslında. En ilkel, primitif refleksleri vardır doğadaki anne baba gibi. Tıpkı kedide, tıpkı köpekte olduğu gibi. Üstüne titrerler yavrularının, tabii ki burada soyu veya ruhu bozuk anne babaları saymazsak. Korur. Her ne olursa olsun korur. Olay budur zaten, annenin babanın görevi de budur. Ama gel gelelim o kavram, anne babaları hırs makinesine dönüştürmekte çok başarılı oluyor bir zaman sonra. O Türk toplumuna ait ;" elalemin çocuğu" kavramı. O elalemin çocuğu

her zaman en iyisini yapar, her zaman başarılıdır, her zaman yenilmez armadadır ve hep elalemin çocuğu hayırlı evlattır, o kazanır. Senin yaptıkların hiç yetmez, hiç tatmin etmez hep senden bir daha fazlası istenir. Bir yerde bulsa bu elalemin çocuğunu, bütün insani duygularınla, parçalamak ister hep o çocuk. Bizim çocuk; görünmez sıfatı "yarış atı"

Hırs; her daim insanı, insani duygularından uzaklaştırmaya yeten bir şey olmuştur. Hırs ile işe başlayan adam, çok şeyler kazanmıştır, çok değerler, unvanlara sahip olmuştur fakat dönüp baktığında, o eski günlerdeki meyhanelere, gidip 2 kadeh atacak, muhabbetin belini kıracak dostu kalmamıştır. Hırs insanı yalnızlığa götüren son model bir arabadır. Götürürken caddelerde en güzel manzaraları, en güzel fiyakaları gösterir. Fakat giderken de, sona geldiğin dede o arabanın hep tek kapısı açılır ve tek başına çeker gidersin bu dünyadan.

Nesillerden nesile aktarılması miras olan bir sevdanın, nesil taşıyıcısıyız hepimiz. Gördüklerini anlatmanın, anlatılanlarla büyümenin esas olduğu bir olgunun çemberi içindeyiz. Beşiktaşlıyız. Yıllardan beridir anlatılanlarla büyümüş, anlatılanları zula yapıp tartıp öyle sevmiş, bir neslin sevdalıları. Bizim mahallelerimizde hep güzel ablalar olurdu. Âşık olurduk çocukken onlara. Platonik sevgileri, o güzel ablalardan öğrenirdik hep. Saçlarının parlaklığı, elbiselerinin buram buram seksilik kokuşu, dekoltelerindeki; gösterir ama vermez, düğme açıklığı. O güzel ses tonlarıyla, o çapkın bakışlarıyla o güzel ablardan öğrendik, platonik aşkları sanırım. Elde avuçta hiç bir şey yoktu, tüm platformumuz mahalle, mahallenin kaldırımları ve mahallenin insanlarıydı. Sonra bir gün apartman kültürünü ortaya attılar. Tüm mahalleyi başta bakkal olmak üzere, hepimizi baltaladılar. Artık ne mahallede sabahtan akşama oyunlar vardı, ne ekmek arası haşlanmış yumurta peynir seansları. Ne de mahalle maçları. Hepsini aldı götürdüler, çok okumuş mühendis emmiler. O canavarlaşan anne babalarda uydu artık bu sisteme. Çocuğu bakkala göndermenin yerini süpermarket arabalarında gezdirme modaları aldı. Çıkıp semtte akşamüstü volta atmanın yerini, aptal aptal alışveriş mağazalarında vitrinlere bakıp gezmeler. Çocuklar, çocukluk yaşamadan ergen olma yarışına girdiler. Çocuklarını sigaradan içkiden esirgeyenler, nasıl bir bağımlılığa sevk ettiklerinin farkında bile değildiler oysa; ilkokul 5 de takdir alırsan sana bilgisayar alırım sözünü verirken. Bunu duyanlar boş dururlar mı hiç, fiyat indirdikçe indirdiler, bir toplumun kültürüne her “hayırlı olsun” da bir darbe daha indirdiler. Artık sabah 6 da uyanıp çizgi film izlemeler yoktu, mahalle maçlarının yerini, pes dedirten dingil oyunlar aldı. Çocuklarının alayı obez, alayı hamburger manyağı oldu. Bunu tamamen bu sistem ve bu sisteme çırılçıplak koynuna giren anne babalar yaptı. Çocukların masum kalabildiği tek nokta; bir takımı tutmalarıydı. Birde hala mailden yazmıyorlarsa, sevgilisine  boş bir anına denk getirip vermeyi planladıkları ; sevda mektupları.

Bu çocuklar, Beşiktaş'a direk ulaşmanında kolayını buldular. Yaratılmış sanal ortamın gerçeklerine inandıkları için, sitelerde forumlarda tezahürat yapmaya başladılar. Daha stat önünde tükürük köftesi bile yemeden, yanında o ekşi ayranı içmeden. Daha iç geçirmeden markalı formalara, siyahı beyazı bile beğenmez oldular. Site girişlerinde girmeye hak kazandıklarında, her şeyde hakları var diye düşünmeye başladılar. Baba Hakkıları okumadan, değerlerini bilmeden.  Otomatiğe bağlayıp her vefat edenimize; Meqanı ceNNet olsun yazmaya başladılar. Yine bu noktada, futbolu da yarış atı moduna sokanlar oldu. Başarı için her şey mubahlar, lisanslı ürün giymeyen bizden değildir ayakları. Bir girdap yaratıp bütün sevdaları bu girdapta döndürmeye başladılar. Ve bir gün bizim mahallenin asi çocuklarını da bu girdabın içine katmayı başardılar. Yenilince ağlayan çocukların yerini, formayı bir hışımla çıkarıp küfür edenler aldı. Belki masum bir sevdayı içlerinde hala kaybetmemişlerdi ama. O masumluklarından faydalanmaya çalışan provakatif abileri türedi; "bırakın bu polyanacılıkları" diyerekten. Tüm gerçekçi duygularıyla bu sene yazdılar, alenen böyle; "bu takımdan hiç bir bok olmaz". Çocukları da kandırdılar. Kaos yaratıp  nemalanmaya çalıştılar. Oysa çocuklar bilmiyor bile kime inandığını, gerçekten Beşiktaşlı oldukları bile şüpheli. Yoksa içten içe Beşiktaş mikserliğine soyunanlarmı. Onuda bilmediler. İnandılar. Hep beraber inandılar, büyük oldular. Büyüdükçe kendilerine futbol eksperi sıfatını daha bir yakıştırdılar. Yok yok olmaz, olamazda dediler, yok sevinmeyiz yenemedik dediler. Dediler, yazdılar, kudurdular o inandıkları provakatif çok bilen abilerini daha bir azdırdılar. Ama ne oldular. 31 mayıs akşamı, hepsi Beşiktaş meydanında  patlayan meşaleler misali; poff diye patladılar. Yediler, dedikleri tüm lafları yediler. Çünkü çocuklar açtılar. Şampiyonluğa başarıya, gülmeye. Orada tokatladı içlerindeki masum sevda, o hırslı hayvanı. Çünkü gerçekteki o gözyaşlarını gördüler. Smilelarda duygu anlattıkları forumların boşluğunu bir daha gördüler. Yüzünü gördükleri ağabeylerinin, yaşına başına bakmadan nasıl sevindiklerini gördüler. Ama bu çocukların sevinçlerini, o uyanışlarını yine engellediler. Ekran başına geçtiklerinde, toplarla topuz diye bağıranlarla çocuklara o sevinci unutturmayı başardılar. Bu noktada işin içine akbabalar girdi. 2 ay boyunca yalan yanlış haberlerle göz sağlıklarını, ruh sağlıklarını bozdular. Başarılı olmanın yolunu transfere bağladılar, beyin yıkadılar. Oysa hepsi biliyordu ki başarılı olmanın yolu inançtır. Tüm inandırıcı haberlerle inançlarını körelttiler, sıfatlarını unutturdular kendilerine. Çocuklar inandı, inandı çocuklar. dekoyla kuareşmayla hayali kahramanları getiriyoruz getirmiyoruz deyip hedef gösterdiler hep. Hedefler hep aynı.

Beşiktaş camiasında çakallar çoktur, hatta mikro düzeylere indirdiğimde candida mantarları çoktur. Hep bağışıklık sistemi zayıfladığında ortaya çıkarlar, enfeksiyon yaparlar, leş yerler. Geçen sene sımsıkı taş gibi dimdik derken, nasıl çelikten zincirlerle bağlıydı yürekler; bütün realist abilere karşı.Niye bir halt edemediler, niye her seferinde tükürüp yaladılar. İnanç vardı, inancın gözlere yansıması vardı. Bu inancı şampiyonluktan 3 sonrası kırmaya çalışmak için 4 koldan saldırıp, kartalı 4 kolluya yatırmak istediler. Yalan yazdılar, yalan çıkmayınca kızdılar yuhaladılar. Yalan çizdiler, yalan çizdikleri oynamayınca  sinsi sinsi güldüler. Ama bir noktayı göz ardı ettiler. Zincir daha kopmadan, maçın son düdüğü çalmadan inancı bitmeyenleri. Zincir kopsa bile, düdük çalsa bile ağız dolusu küfür etmeyenleri. İlk dakikadan candidalık yapmaya çalışanları ise tarih zaten yargılar, müneccimle yatmayıp müneccimlik yapanlar; yemezler be güzelim

Dedim ya ilk başta tertemiz bir sayfa. Tertemiz bir umut zulası. Ve tertemiz bir tarihle çıktık tekrardan yola. 31 Mayıs 2009 akşamının tadı hala ağzımızda, açlığıda hala başımızı ağrıtmakta. Tertemiz bu sayfada, tertemiz yepyeni inancımızda; bugünlerde hep dünlerden daha fazla. Bir olmayınca hiçbir zaman, birinci olunmaz bu âlemde. Sımsıkı taş gibi dimdik durmadıkça, bu zincir göğüs germez güçlüklere, sövüş olur gider tüm emekler; kaçaktan sofra kurup rakı içenlere. İlk baştan ilk heyecan gibi sımsıkı olmaktan başka çaresi yok, enfeksiyon kapmamanın.
O güzel ablaları vardı ya mahallenin, bir gün olsun bizi öpmediler. Ama hep sevdik biz o ablaları, onlardaki inancı onlardaki gururu sevdik. Düzene yenik düşüp kürkler çantalar için yatmayıp, gönlünde yatan berbere olan aşkıyla cayır cayır yanışını sevdik.

O güzel Beşiktaşımız varya. Her gün bizi güldürmedi, hep ağlatıp güldürdü işte biz kara sevdayı onda öğrendik. Hırs küpü anne  babalara eh yeter ulan deme asiliğini, İnönüde barçaya 3 tane çivi çakarken öğrendik.

Çöz hadi düğmelerini usul usul hayatın. Tüm benzetmelerini bir yana bırakıp, mecazi yat kucaüına kartalın bu gece. 33 hafta anlatacağı ne hikayeleri vardır sana. Bazen sevinç, bazen kederli.Beraber uyanmak için taçlandırılmış bir mayıs sabahına, sımsıkı sarıl kartala, kene gibi yapış umutlarına. Asla Pes Etme!



Ömür HINCAL
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



10/10/2009 - Holosko'nun ameliyatı başarılı geçti

CSKA Moskova maçında sakatlanan Filip Holosko, bugün başarılı bir ameliyat geçirdi. Holosko, en kısa sürede sahalara dönmek istediğini söyledi. 
Şampiyonlar Ligi'nde oynadığımız CSKA Moskova karşılaşmasında sağ ayak fibula kemiğinde kırık oluşan başarılı futbolcumuz Filip Holosko, bugün Maslak Acıbadem Hastanesi'nde ameliyat oldu.

Kulüp Doktorumuz Şenol Akman'ın da yer aldığı ameliyat 1 saat sürdü. Operasyon sırasında Holosko'nun kırılan fibula kemiğine, plak-vida takıldı.

Akman, ameliyatın başarılı geçtiğini belirtti ve Holosko'nun 2 gün sonra hastaneden taburcu edileceğini söyledi. Akman, "Tedavisi 2 aya yakın bir süre devam edecek. Bu 2 aylık süreçte fizik tedavileri yapılacak" dedi.

Filip Holosko'yu hastanede eşi Adela ve kızı Sopie yalnız bırakmadı.

İnternet sitemize konuşan Holosko, "Maçta ayağıma darbeyi aldığımda anladım kırıldığını. Ayağımda sertlik olduğunu hissettim. Sonra şişme başladı. Sadece ödem ve şişlik diye düşündük. Fibula kemiğinin kırık olduğunu MR sonucu anladık. Şampiyonlar Ligi'nde oynamak en büyük isteğimdi. En kısa sürede iyileşip takımıma dönmek istiyorum" diye konuştu.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




ileri





ANA MENÜ

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv


KATEGORİLERİM






SON YAZILARIM

SaMsuN GüzeL memLeket'mmM
Şeytana papucunu ters giydirdik..
Paşam,Sana selam olsun!
...Vee fenere kapak! [Lütfen Şikayet Etmeyin!]
Big big girl emiLie (:
Haberin var mı yarr yarr...(:
Seni sevmek ayrı güzel, çöpçülerin türkülerinde
Jack'e aiT xP
Kene Gibi Yapış Umutlara
Holosko'nun ameliyatı başarılı geçti





ARKADAŞLARIM

pinkkelebek

berfin03

bubbi95

daisy1

grafikdunyasi

bloombusra

zeynepyilmaz

altinlale

cutewinx

portakal155

happygizem

azbuz98

sekerkiz94

renkligezegen

makotoo

chicaloca

winxclup2

kizlarinkulubu

beyazcicegindunyasi

aem0707

elinadame

iremcankiz

magiceylul

haykiyas1994

deryacora

hilalmavi67


BAGLANTILARIM






Banner





Mesaj Kutusu

Design by tetul
Vanessa Bar


online